Kedi ya da köpek, tavşan ya da kuş... Beslediği tür ne olursa olsun iki evcil hayvan sahibi yanyana geldiğinde onlar hakkında saatler süren bir muhabbete başlarlar.. "Bizimki şöyle oyunlar yapıyor, şöyle yemekler yiyor kendini şöyle sevdiriyor" diye.. Ben de kendi kedimden feyz alarak bu blogu oluşturdum.
Tarihteki kedi severlere bir kaç örnek vererek başlamak gerekirse; 2. Dünya savaşı sırasında İngiliz başbakanı Winston Churchill kabine toplantılarına kedisini de alırmış, akşamları o masaya gelmeden de yemeğe başlamazmış. Florence Nightingale kedilerin insanlardan daha hisli olduğunu düşünürmüş ve hayatı boyunca yaklaşık 60 kediye sahip olmuş. Benim en sevdiğim yazarlardan biri olan Murakami ise hemen hemen her kitabında kedileri de katar hikayenin bir bölümüne. Marilyn Monroe, Isaac Newton, Victor Hugo, Freddie Mercury, Audrey Hepburn, Martha Stewart gibi birçok ünlü, kedisever olarak biliniyorlar.
Gel gelelim benim kedisever olmama. Aslında aklımda hep ileride köpek sahibi olmak vardı -hoş hala da var- hani şöyle bahçeli bir ev, bir de Golden...ama nasıl olduysa resimdeki tekiri sahiplenmemle beraber ben de kediseverler kervanına katılmış oldum. Bahsi geçmişken kedimin adi Ria. Tanışmamız 2010 yılının karlı bir şubat gününe tekabul eder. İlk gördüğümde Ria sadece 2 aylık bir minikti. Şu anda resimlerden de anlaşılacağı gibi hiç de minik degil. Hatta bir ara fazla kilolari yüzünden diyet yapmak zorunda bile kaldı. Onu sahiplendiğim günü hatırlıyorum da, sahiplendiren aileye gitmeden önce telaşla gerekli eşyaları hazır etmiştim; desenli taşıma çantası, kedi kumu dolu karton ayakkabı kutusu ve süt. Listeden de anlaşılabileceği gibi kedi bakımı ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. Yavruları ilk gördüğümde, Ria pamuk beyazı İran cinsi annesinden yine bembeyaz olan kardeşiyle beraber süt emiyordu. Annenin İran kedisi olduğunu bildiğimden minicik kapkara bir tekir bulmayı beklemiyordum haliyle. Sanki sokakta oyun oynarken kirlenmiş de sonra oraya konmuş gibiydi. Üzerindeki desenleri minik bir leoparı andırıyordu.O kadar ufaktı ki elimde tutmaya bile korkmuştum.
Onu eve getirdikten sonra, sıra isim bulmaya geldi. Bütün arkadaşlarımı seferber ettim. Amaç kısa ama anlaşılabilir bir isim bulmaktı. Sonunda dişi İran kedilerine verilen ve nehirden gelen anlamındaki Ria isminde karar kıldım (2.ismi de Bendis:). Ria da ismini sevmiş olsa gerek ismini söylediğimde tepki vermeye başladı. Sahiplenmemden 4 ay sonra bir gün Ria'nın aslında zıpır bir oğlan olduğunu öğrendigimde değiştirmek için artık çok geçti. Evet veteriner de yanılmıştı. Ben de "başkalarının başına da gelmiştir böyle şeyler" diye teselli ettim kendimi. Bir hafta boyunca Ria’nın kız değil de erkek olduğu fikrine alıştırmaya çalıştım kendimi. Sonradan öğrendim ki, Charles Dickens bile ismi William olan kedisinin adını kedi hamile kalinca Williamina'ya degistirmis:) Ehhh kendimi biraz daha iyi hissettim ben de. Neyse ki Ria'cık kırmızı yastığının ve pembe sepetinin yaratabileceği travmanın farkına bile varmadı.
Ria, şimdi sürekli şımartılan tombiş bir oğlan. Çilekli yoğurdun, yüksek kapı ve dolapların, plastik poşetlerin, karton kutuların delisi kedişimin en sevdiği oyun "saç tokası yakalamaca":) Nereden öğrendiğini bilmediğim bu oyun, Ria’daki köpek genlerinin ortaya çıkışı sanırım. Yorgun argın eve geldiğimde Ria bir yerlere sakladığı lastik saç tokasını getirip önüme koyar ve onunla oynamamı ister. Her sabah saat 05:00’te uyanır ve ev içinde sabah koşularına başlar. O bunları yaparken uyumama sinir olur ve beni uyandırmaya çalışır. Her gelen misafirin ayakkabılarını parıl parıl yapar, çantalarının içine de şöyle bir dalış antrenmani yapar. Ria, varlığı, masumiyeti ve sonsuz sevgisi ile hayatımı güzelleştirmeye devam ediyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder